Tren Madrid'den sabah altıda kalktı. Koltukların yarısı boştu. Elena pencere kenarında bir yer seçti ve şehrin yerini kuru, geniş tarlalara bırakışını izledi.
Karşısına yaşlı bir kadın oturdu. Altmış yaşlarında, belki daha da yaşlıydı. Küçük çantasında folyo kağıdına sarılmış bir sandviç vardı. Az sonra telefonu çaldı. Sessizce cevap verdi ama tren de çok sessizdi.
"Hayır, ona henüz söylemedim," diye fısıldadı kadın. "Söyleyeceğim ama bugün değil. Bugün sadece onu görmek istiyorum." Bir sessizlik oldu. "Hasta olduğumu bilmiyor. Lütfen sen de söyleme."
Elena pencereden dışarı baktı ve duymuyormuş gibi yaptı. Ama kulak vermeden edemiyordu. Kadın birkaç dakika daha konuştuktan sonra telefonu kapattı ve sandviçini yavaşça yedi.
Read it. Then say it.
Shadow this paragraph in the PollyStop app — record yourself, see how close your pronunciation gets to a native speaker's, sentence by sentence. Free.
Tren Granada'ya vardığında kadın ayağa kalktı ve Elena'ya baktı. "Torunumu görmeye gidiyorum," dedi, sanki Elena'nın çoktan sorduğu bir soruyu açıklıyormuş gibi. "Onu bir yıldır görmedim. İyi yolculuklar."
Elena onun perondan yürüyüp kalabalığın içinde kaybolmasını izledi.